top of page

Fars Edebiyatından Portreler I | Genel Bir Bakış

Bugün İran denildiği zaman insanların birçoğunun zihninde katı şeriat kaideleri ile idare edilen, cemiyet hayatında mollaların hakim olduğu, kadınların siyah ve yüzlerini asla göstermeyen çarşaflar ile gezdikleri ve kadın ve erkek münasebetlerinin tamamen birbirinden ayrı olduğu bir Ortaçağ ülkesi tecessüm etmektedir. Burada içki içmek yasaktır; şeriat kaideleri aman vermez bir şekilde tatbik edilir; insanlar şehir meydanlarında taşlanmak gibi oldukça ağır ve acımasız cezalar ile infaz edilirler. Burada kadınları görmek, kadınların erkekler ile oturması muhaldir. İçki içmek, müzik dinlemek gibi birçok ülkede tabii karşılanan birçok davranış burada geri dönülmesi mümkün olmayan cezalar ile karşı karşıya gelmenizi mucip olabilir. Sanat, şiir, heykel, resim gibi sanatların hiçbirisi burada bulunmaz… Hülasa bu ülke, asırlar öncesinden kalmış hayatı ile geriliğin ve cehaletin sembolü hâline gelmiştir… Evet, bugün tarihin en eski zamanlarından beridir münasebette bulunduğumuz ve kapı komşumuz olan bu memleket hakkında, cemiyetteki insanların belki de yarısının zihninde kısaca tasvir etmeye çalıştığım ve daha oldukça farklı zaviyelerden tasvir edilebilecek şartlara sahip bir Ortaçağ ülkesi canlanmaktadır. Bunda hiç şüphesiz insanların bilgisizliği ile en yakınındaki ülke ve kültürlere bile olan meraksızlığı gibi muhtelif amillerin tesiri varsa da 1979 senesinde gerçekleşen İslam İnkılabı ile İran’ın sosyal ve idarî hayatında meydana gelen büyük değişikliklerin ve bu hadise neticesinde oluşan İran imajının da büyük bir tesirinin olduğunu inkar etmek mümkün değildir. Zira 1979 senesinde yaşanan inkılap ile çehresini değiştirmesinden sonra bilhassa cumhuriyetin ilk yıllarından beri Türkiye ile benzer inkılapları yaşayan, benzer sosyal şartlara sahip olan ve samimi bir dost olarak görülen bu ülkeye bakışlar değişmiştir.

 

  1979 senesinde yaşadığı inkılap ile 1920’li yıllarda Pehlevî ailesinin ülke idaresini ele almasıyla Türkiye’de yaşanan inkılaplar benzeri inkılapları tecrübe eden ve yüzünü büyük nispette Garp medeniyetine çevirmiş olan İran, bugün içerisinde bulunduğu kötü şartlar sebebiyle insanların yukarıda tasvir ettiğimiz şekilde düşünmelerini haklı kılacak hadiselere sahne olsa da bütün bu yaşananlar, onun İslam öncesine dayanan köklü bir medeniyete sahip olduğu ve bilhassa İslam medeniyeti içerisinde kültürel olarak azametli bir mirasın varisi bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir. İslam medeniyeti tarihi içerisinde hem idarî mekanizmada hem de ilmî hayatta İran’ın, daha geniş bir ifadeyle Farsların tesirini anlatmaya ilmi seviyem ve bu makalenin hudutları el vermiyor olsa da asıl mevzua küçük bir girizgah yapabilmek maksadıyla kaleme aldığım bu yazıda Farsların İslam medeniyeti dairesi içerisinde vücuda getirdikleri edebiyata ve onun bizim klasik edebiyatımız üzerindeki tesirlerine umumî olarak temas etmek faydadan hâli olmayacaktır. Böylelikle hem Fars edebiyatından seçtiğim şairler hakkında yazacağım bu yazı serisine giriş yapmış hem de bugün medenî, siyasî ve iktisadî olarak oldukça kötü şartlar içerisinde bulunan İran’ın İslam medeniyetine sadece edebiyat bakımından ne kadar muazzam bir miras bıraktığını görmüş olacağız.

 

  Ancak bilhassa belirtmek isterim ki burada neşredeceğim yazılar, sadece İran edebiyatını kendi ana dilinin edebiyatı kadar seven ve okuyan bir kimsenin bu geniş ve muazzam edebiyattan edindiği intibaları aksettiren ve daha çok şahsî düşüncelerini ihtiva eden yazılar mahiyetinde olacaklardır. Edebiyat sahasında sadece kendi alaka ve muhabbetime istinat ederek alaylı olarak hareket eden birisi olarak bu sahada ihtisas derecesinde malumatım olmadığı için elbette yazılarımda indî hükümlerin ve bazı yanlışların olması tabiidir. Ancak burada her ne kadar kendi şahsî düşüncelerimi ifade edeceğimi belirtmiş olsam da elimden geldiği müddetçe ilmîlikten ayrılmamaya gayret ve yapıcı bir tenkit ile hatalarımın gösterilmesi durumunda bunları memnuniyet ile kabul edeceğimi söylemek isterim.

 

*

 

  Giriş kısmında belirttiğim gibi bugün her kadar İran denildiği zaman akıllarda iptidaî bir memleket tecessüm etse de Şark ve İslam kültürü ile az çok alakalı her kimse, bu memleketin geçmişte birçok sanatçı ve alim yetiştirdiğini ve bugün içinde bulunduğu şartlara bakar yanlış değerlendirmeler yapılmaması gerektiğini bilmektedir. Ancak her ne kadar İran, bilhassa Abbasi hilafeti ile sinesinde birçok mühim idareci ve alim yetiştirmiş olsa da onun İslam medeniyetine vermiş olduğu en büyük hediye, hiç şüphe yok ki Firdevsî, Hayyâm, Attâr, Mevlânâ, Sa’dî ve Hâfız gibi birçoğu dünyaca tanınmış olan büyük isimlerin mensup olduğu bir edebiyat vücuda getirmektedir. Bu sebeple bugün her ne kadar yaşanan siyasî ve iktisadî hadiseler sebebiyle İran denildiği zaman meseleye uzak ve sathî bakışlı kimselerin zihninde iptidaî bir memleket canlanıyorsa da benim aklıma, Hayyâm, Sa’dî ve Hâfız gibi daha nice birçok şairi yetiştiren İran edebiyatı gelmekte ve bütün o şairler, resmî merasimlere iştirak eden askerler gibi gözümün önünden sıra ile geçmektedirler.

 

*

 

  Miladî yedinci asrın ortasında Arap orduları tarafından fethedilmesiyle birlikte Müslüman olan ve eski medeniyeti ile bağlarını zahirde tamamen koparan İran, her ne kadar İslam öncesi devirde de bir edebiyat vücuda getirmiş olsa da Müslüman olduktan sonra takriben iki asır boyunca eski edebiyatı ile alakasını tamamen kesmiş ve Arapça ile Arap edebiyatının kesif tesiri altında kalmıştır. Bu müddet boyunca Fars dili ile herhangi bir edebiyat vücuda gelmediği gibi Fars diline birçok Arapça kelime girmiş, münevverler eserlerini Arapça ile yazmışlar ve Farsça sade halk arasında konuşulan bir dil hükmüne girmiştir. Ancak köklü bir medeniyete sahip bir milletin eski kültürünü ve dilini unutması mümkün olmadığı için bu durum bir müddet sonra yavaş yavaş değişmiş ve miladi onuncu asır ile beraber artık Fars dili ile de şiirler söylenmeye, eserler yazılmaya başlanmıştır. Her ne kadar İran’da İslam’dan evvelki devrede Sasanîler devrinde bir edebiyat vücuda gelmiş olsa da yeni oluşmaya başlayan klasik İran şiirine bu edebiyat büyük ve köklü bir şekilde tesir etmemiştir. Zira yeni edebiyat kendisine örnek olarak eski Sasanî devri şiirinden ziyade Arap edebiyatını örnek almış, Sasanî devri edebiyatında hakim vezin hece vezni iken[1] aruz vezni yerleşmeye başlanmış ve kaside, gazel gibi Arap şiirine ait nazım şekilleri ile eser verilmiştir. Ancak ilk devir Fars şairleri her ne kadar Arap şiirini örnek alsalar, Arap nazım şekillerini kullansalar ve zaman zaman Menûçihrî gibi birçok Arap şairinin divanını ezbere bilmek ile iftihar etseler de zaman içerisinde Arap şiirini taklit yolu ile meydana getirmeye başladıkları yeni edebiyata kendi millî ve şahsî zevklerinden unsurlar katmayı bilmişler ve neredeyse bir iki asır içerisinde bu edebiyatı hem şekil hem de mana olarak Arap edebiyatından müstakil orijinal bir edebiyat haline getirmeye muvaffak olmuşlardır. Öyle ki miladî onuncu asırda Arap kasidelerini, tegazzüllerini ve ondaki çöl havasını taklit ederek eser veren şairler, miladî on üçüncü asra gelindiğinde artık çölden değil Şiraz’dan, İsfahan’dan, gül bahçelerinden, meyhaneden ve ateşperestlerin mabetlerinden bahsediyorlardı ve Fars dili ve edebiyatı artık İslam medeniyetinin ikinci dili ve edebiyatı haline gelmişti.

 

  İran edebiyatının, daha geniş bir ifade ile Fars edebiyatının[2] tarihi seyri göz önünde bulundurulduğu vakit hakikaten insanın bir milletin bu kadar çok büyük şair yetiştirmesine şaşırmaması mümkün değildir. Zaten yetiştirmiş olduğu bu büyük şairler sayesindedir ki bu edebiyat Arap edebiyatından ayrı ve orijinal bir hüviyet kazanmış, Fars dili gittikçe güzelleşmiş, incelmiş ve İslam medeniyetinin ikinci lisanı haline gelmiştir. Fars dilinin ve edebiyatının bu denli sağlam, kuvvetli ve güzel bir şekilde gelişip yerleşmesinde emeği geçen şairlerin başındaki hiç şüphe yok ki büyük Hakîm Firdevsî-i Tûsî gelmektedir. İdealist bir şekilde hayatını eski İran destanını nazmetmeye vakfetmiş olan bu büyük şair, en sonunda bu büyük ve mufassal destanı sade ancak kuvvetli bir şekilde nazmetmeye muvaffak olmuş ve Şâhnâme isimli altı ciltlik mesnevisi ile hamasî şiirin en güzel örneklerinden birisini vermiştir. Ancak Firdevsî bu eseri ile sadece eski ve unutulma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan İran destanını nazma çekmemiş, adeta Fars diline de kuvvet vermiştir. Her ne kadar onun bu eserinde milli bir şuurla Arapça kelime kullanmadığını ileri sürenler varsa da bunu o devirde Farsçada henüz çok fazla Arapça kelime bulunmaması ile izah edenler de vardır.[3] Ancak ne olursa olsun o, bu eseri ile hem milletinin eski destanını unutulma tehlikesinden kurtarmış hem de bu eserini yeni teessüs etmekte olan Farsça ile yazarak adeta mazi ile istikbal arasında bir köprü kurmuştur.

 

  Ancak Fars edebiyatının sağlam ve güçlü bir şekilde kurulmasını ve gelişmesini sağlayan tek şair elbette ki Firdevsî değildir. Ondan sonra Enverî, Hâkânî-i Şirvânî, Mevlânâ, Hümâm-i Tebrizî, Emîr Hüsrev-i Dihlevî, Selmân-ı Sâvecî, Nizâmî-i Gencevî, Attâr-ı Nişâbûrî, Senâî-i Gaznevî, Fahreddin-i Irâkî, Sa’dî-i Şîrâzî ve daha nice birçok şair emek vermişler ve bu edebiyatın inkişaf etmesine hizmet etmişlerdir. Bilhassa Sa’dî, edebiyat diline getirdiği sade, tekellüfsüz ve sağlam üslubu ile adeta bugünkü Farsçanın temellerini atmıştır. Öyle ki meşhur İranlı edip Ali Deşti, bugün konuşulan Farsçaya Sa’dî’nin Farsçası denilmesini yanlış olmadığını söylemektedir. Fars dili ve edebiyatı, yukarıda hülasa olarak belirtmiş olduğumuz üzere onuncu asırdan itibaren bu büyük şairlerin elinde öyle işlenmiş ve güzel bir hale gelmiştir ki miladî on dördüncü asra gelindiği vakit şartlar artık büyük şair Hâfız-ı Şîrâzî’nin meydana çıkması için hazırdır. Zira bu asra gelindiğinde İran edebiyatı artık Arap şiirini taklit etmeyi bırakmış, kasidede Enverî, Hâkânî-i Şirvânî, Kemâleddîn-i İsfâhânî; mesnevîde Firdevsî-i Tûsî, Mevlânâ, Nizâmî-i Gencevî; rubaîde Hayyam; gazelde Selmân-ı Sâvecî, Hümâm-ı Tebrizî, Fahreddin-i Irâkî, Sa’dî-i Şîrâzî gibi isimlere sahip büyük bir edebiyat haline çoktan gelmişti. Takriben dört asırlık bir edebi mirasa istinat eden bu büyük şair kendi kabiliyetinin de tesiriyle hem mana hem de şekil bakımından kusursuz addedilebilecek gazeller söylemiş ve divanı fal kitabı olarak kullanılacak kadar bir muhabbet ve alakaya mazhar olmuştur. Öyle ki bugün bile Hâfız’ın en azından birkaç gazelini bilmeyen bir İranlıya tesadüf etmek oldukça zordur.     

 

  Ancak her kemalin bir zevali olması sebebiyledir ki İran edebiyatı her ne kadar on dördüncü asrın sonunda Hâfız gibi bir ismi yetiştirmeye muvaffak olmuşsa da ondan sonra yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başlamış ve on beşinci asırda son olarak Molla Câmî gibi bir ismi sinesinden çıkarak eski haşmet ve revnakını kaybetmiştir. Lakin bundan İran edebiyatının on beşinci asırdan sonra bir daha büyük şair yetiştiremediği neticesi çıkarılmamalıdır. Zira her ne kadar on altıncı asırda İran’da Safevî saltanatının teessüsü ile devlet adamlarının daha çok Şîî akidelerini ve on iki imam hazeratını metheden şairleri himaye etmeleri sebebiyle edebiyat eski revnak ve haşmetini kaybettiyse de büsbütün de ortadan kalkmamış, yeni mecralara doğru seyretmeye başlamış ve bu asırda da Muhteşem-i Kâşânî ile Vahşî-i Bâfkî gibi büyük ve iyi şairler yetiştirmeye muvaffak olmuştur. İlaveten Safevî sarayında eski alaka ve muhabbeti göremeyen şairler bu devrede Hindistan’da Babürlerin Fars dili ve edebiyatına kapısını sonun kadar açan sarayına gitmeye başlamışlar ve orada Sebk-i Hindî adı verilen ve klasik Türk şiirine de tesir eden yeni bir ekol teessüs etmeye muvaffak olmuşlardır ki bu ekol ile eser veren Örfî-i Şîrâzî, Tâlib-i Âmulî, Kelîm-i Kâşânî, Sâib-i Tebrîzî ve Şevket-i Buhârî gibi isimler hiç şüphe yok ki kıymetli şairlerdir. On yedinci asırdan itibaren Sebk-i Hindî ile yeni ve taze bir kan bulan klasik Fars edebiyatı on dokuzuncu asırda İran’da da modernleşme hareketlerinin başlaması ile yeni ve farklı mecralara yönelmiş olsa bile hiçbir zaman büsbütün tarih sahnesinden çekilmemiştir. Öyle ki klasik İran şiiri yirminci asırda dahi Şehriyâr, Rehî-i Muayyerî, İmâd-ı Horasânî ve Sâye mahlaslı Hûşeng İbtihâc gibi büyük şairler yetiştirmiş olup bugün bile klasik tarza eser veren birçok şair mevcuttur. 

 

*

  

  Evet, takriben 1000 yıldan fazla bir maziye sahip olan İran, daha doğru bir tabirle Fars edebiyatının tarihî seyri hülasaten bu şekildedir. Her ne kadar bu kısa hülasa ile İran edebiyatı hakkında derin ve geniş bir bilgi elde etmek mümkün değilse de ileride bahsedilecek olan şairler bakımından zihinde umumî bir malumatın oluşmasını sağlayacaktır diye ümit ediyorum. Ancak Fars edebiyatının hülasa bir şekilde tarihî seyrini anlattıktan sonra bu makaleye son vermeden evvel Fars şiirinin biz Türkler için neden mühim olduğu ve klasik edebiyatımıza ne surette tesir ettiği hakkında da birkaç kelam etmenin faydasız olmayacağı düşüncesindeyim.

 

  Bugün liselerde edebiyat derslerinde ne zaman klasik Türk edebiyatından yahut daha meşhur ismi ile divan edebiyatından bahsedilecek olsa bu edebiyatın Arap ve Fars edebiyatlarının tesiri altında meydana geldiğinden, şairlerin bu edebiyatlara ait müşterek nazım şekilleri ile mazmunlarından istifade ederek eser verdiklerinden ve dilinin Arapça ile Farsça kelimeler ile karışık sunî bir dil olduğundan bahsedilir. Hiç şüphe yok ki zaman zaman meseleye ideolojik bir zaviyeden bakılmak suretiyle hatalı neticelere varılsa bile dile getirilmiş olan bu düşüncelerde hakikat payı olmadığını söylemek mümkün değildir. Hakikaten Türkler, miladî onuncu asır ile birlikte yavaş yavaş Müslüman olmaya başladıktan sonra tıpkı kendilerinden önce Müslüman olan İranlılar gibi müşterek İslam medeniyeti dairesine dahil olmuşlar ve yeni kabul ettikleri dinin emrettiği hükümlerin altında yeni hayat şartları içerisinde yaşamaya başlamışlardır. Ancak İslam dinini İranlılar vasıtasıyla öğrenmiş olan Türkler onlardan sadece din öğrenmemişler, hem müşterek İslam medeniyetini hem de İran kültürünü öğrenmişlerdir. Bu cümleden olarak karşılarında ilim ve din dili olan Arapçadan müstakil, köklü ve büyük şairler yetiştirmeye muvaffak olmuş İran edebiyatını bulmuşlar ve pek tabii olarak münevver sınıf başta olmak üzere bu muazzam edebiyatın tesiri altında kalmışlardır.

 

  Türkler, her ne kadar Müslüman olmadan evvel tıpkı İranlılar gibi yerleşmiş edebî bir ananeye malik bulunsalar da yeni kabul ettikleri din ile dahil oldukları İslam medeniyeti içerisinde karşılarında buldukları büyük İran edebiyatının tesiri ile eski edebî ananelerine sırt çevirmişler ve karşılarında örnek olarak durmakta olan İran edebiyatı tarzında eserler vermeye çalışmışlardır. Ancak elbette bu hadise ani değil tedricî bir surette gerçekleşmiş ve Türk münevverleri birden bire eski edebi geçmişlerine sırt çevirmemişlerdir. Ancak karşılarında bulunan İran edebiyatının gittikçe Attâr, Nizâmî, Mevlânâ, Sa’dî gibi büyük şairler yetiştirmesi ve edebî bakımından fevkalade kıymetli eserler vermesi, Türkler ile İranlıların müşterek bir coğrafyada birlikte yaşamaya başlamaları ve bilhassa münevver sınıfın daha çok İranî kültür altında yetişmeleri neticesinde miladî on birinci asırdan itibaren İran edebiyatının tesiri altında eserler verilmeye ve klasik Türk edebiyatı yavaş yavaş teessüs etmeye başlamıştır. Bu cümleden olarak on birinci asırda Yusuf Has Hacib tarafından Şâhnâme vezninde yazılmış olan Kutagdu Bilig isimli mesnevi örnek olarak verilebilir. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere eski edebi kültürden kopuş bir anda olmadığı için her ne kadar bu eser aruz vezni ile yazılmış olsa da içinde hece vezni ile yazılmış birçok dörtlük bulunmaktadır. Bu örnekten eski kültürlerin din ve medeniyet değişikliği ile bir anda terk edilemediği açık bir şekilde anlaşılıyor.

 

  Her ne kadar miladî on birinci asır ile Türkler tarafından İran edebiyatının nazım şekilleri ile eserler verilmeye başlansa bile verilen ilk örnekler elbette edebî bakımdan oldukça kusurlu, eksik ve acemice idiler. Zira artık şairler hece vezni yerine tamamen Fars diline göre teşekkül etmiş olan ve o devirdeki Türkçe ile intibak etmesi asla mümkün olmayan aruz vezni ile ve yabancı nazım şekilleri ile yazıyorlardı. Bu sebeple onlardan bir anda büyük İran şairlerinin eserleri ayarında eser vermelerini beklemek mümkün değildi. Klasik İran edebiyatı teessüs ederken nasıl Arap edebiyatı ilk devir İran şairler için örnek teşkil etmişse bu devirde de İran edebiyatı Türk şairleri için bir numune-i imtisal olmuş, şairler büyük İran şairleri gibi yazmaya gayret göstermişlerdir. Her ne kadar ilk verilen numuneler edebî bakımdan oldukça kötü olsa da zamanla bu alıştırma devresi sona ermiş, dil güzelleşerek aruz veznine uyum sağlamaya başlamış ve İranlı şairlerin eserlerinden geri kalmayacak güzellikte eserler verilmeye başlanmıştır. Öyle ki ilk başlarda okunması oldukça güç eserler verilir iken on dördüncü asırdan itibaren Şeyhî, Ahmedî, Nesîmî gibi şairler yetişmeye başlamıştır. Ancak yine de miladî on altıncı asra kadar klasik Türk edebiyatının İran edebiyatının gerisinde ve adeta bir hazırlık devresi içerisinde olduğu aşikardır. On altıncı asırdan itibaren Ahmet Paşa, Fuzulî, Bâkî gibi şairlerin yetişmesi ile beraber artık ayakları yere sağlam basan, köklü ve her bakımdan güzel bir edebiyatın meydana geldiğini söylemek mümkündür. Öyle ki on yedinci ve on sekizinci asra gelindiği vakit şairler artık

 

Îrân-zemîne tuhfemiz olsun bu nev gazel

İrgürsün İsfahân’a Sitanbul diyârını

 

gibi İran şairlerine meydan okuyacak beyitler söylemeye başlamışlardır.

 

  Ancak şunu da bilhassa belirtmek gerekir ki klasik Türk edebiyatı her ne kadar on altıncı asırdan itibaren İranlı örneklerini geride bırakacak eserler vermeye başlamış ve taklitten nispeten kurtulmuş olsa da hiçbir vakit üzerinden İranî kisveyi atmaya ve İran edebiyatının Arap edebiyatının tesirinden kurtulduğu ölçüde İran edebiyatının tesirinden kurtulmaya muvaffak olamamıştır. Bu söylediğim söz ile divan edebiyatını İran edebiyatının kötü bir taklidi addettiğim neticesi çıkarılamamalıdır. Ancak başlangıçta Arap şiirinin tesirinde vücuda gelmiş olan İran edebiyatı zamanla onun tesirinden kurtulmuş ve kendisine mahsus bir sima ile orijinal bir hüviyet kazanmış olmasına rağmen klasik Türk edebiyatı hiçbir zaman üzerindeki İranî kisveyi çıkaramamıştır. Zira nazım şekilleri bir tarafa şiirde işlenen mevzular, kişiler, hayaller, mefhumlar, terkipler hepsi İran edebiyatına aittir. Bilhassa şiirlerde kullanılan dilden, ne kadar sadeleşirse sadeleşsin sürekli olarak Farsçanın ahengi işitilmekte olup bu durum on sekizinci asırda zaman zaman sadece eklerin Türkçe olması gibi bir seviyeye varmıştır.

 

  İşte bütün bunlar toplu bir şekilde değerlendirildiği vakit şu neticeye varılmaktadır: Klasik Türk edebiyatı İran edebiyatının tesiri altında vücuda gelmiş bir edebiyattır. Bu edebiyatta müşterek nazım şekilleri başta olmak üzere işlenen mevzular, hayaller, mefhumlar, dil hepsi İran şiirine aittir. Ancak bu edebiyata sadece taklidî bir edebiyat denilemez. Zira zaman içerisinde mahalli renkler ve büyük şairlerin emekleri ile kendisine mahsus hususiyetler kazanmış ve bazen İran şiirinden oldukça farklı örnekler vermiştir. Öyle ki eski cemiyet hayatını tetkik etmek için klasik şairlerin divanları kadar o devir hayatını aksettiren bir kaynak bulmak oldukça güçtür. Ancak bununla beraber en orijinal olduğu zamanlarda bile hakim olan dil sebebiyle şiirlerden Farsçanın ahengi duyulmaktadır ki üstat Yahya Kemal de Bir Sâkî isimli gazelinde

 

Lisânı şîve-i Şîrâz’dan nümûne idi

Acem-perestî-i Rûm’un imâle devrinde

 

diyerek bu hakikate işaret etmiştir. Elbette bütün bu söylediklerimin mutlak bir hakikat olduğunu ileri sürüyor değilim. Ancak şunu da belirtmek isterim ki klasik Türk edebiyatı ile İran edebiyatına birazcık vakıf olan bir kimsenin bunları kabul etmemesi mümkün değildir. Zira bir zamanlar ben de yukarıda söylemiş olduğum vakıaların en büyük ve ateşli bir muhalifi idim. Ancak İran edebiyatını okumaya başladıktan sonra İran tesirinin klasik şiirimizde küçümsenecek bir seviyede olmadığını ve klasik şiirimizi anlayabilmek için İran edebiyatını iyi bir şekilde bilmeye mecbur olduğumuzu anladım.

 

  Evet, hakikaten klasik şiirimizi anlayabilmemiz için İran edebiyatını ve şairlerini oldukça iyi bir şekilde tanımamız gerekmektedir. Zira yukarıda da söylemiş olduğum üzere şairlerimiz klasik şiirin teessüs ettiği ilk günden tesirini kaybetmeye başladığı on dokuzuncu asra kadar kendilerine İran şiirini örnek almışlar ve İran şairlerine meydan okudukları ve kendilerinden en emin oldukları on yedinci ve on sekizinci asırlarda bile bu edebiyatın tesirinden kurtulamamışlardır. Peki klasik şiirimize İran edebiyatının hangi şairleri ve nasıl bir surette tesir etmiştir? Hiç şüphe yok ki böyle bir sualin cevabını bu makale ile vermek mümkün değildir ve kendimde asla böyle bir ilmî salahiyeti görmüyorum. Ancak sadece klasik şairlerimizin şiirlerine yer alan telmihlere bakarak bile hangi şairlerin tesir ettiğini anlamak mümkündür. Bu cümleden olarak ilk olarak klasik devir şairlerinin ve bilhassa Hâfız-ı Şîrâzî’nin şairler üzerinde büyük ve devamlı bir tesir yaptığı söylenebilir. Bunun haricinde Enverî, Hâkânî, Nizâmî, Selmân ve bilhassa Mevlevî şairler arasında Mevlânâ akla gelen diğer isimlerdir. Ancak elbette ki klasik şairlerimiz üzerinde müessir olan isimler bunlardan ibaret değildir.

 

  Onlar İran edebiyatını kendi edebiyatları gibi okumuşlar ve neredeyse bir İranlı edip kadar o edebiyata vakıf olmuşlardır. Öyle ki kapalı üslubu ve girift hayalleri sebebiyle anlaşılması oldukça güç olan Sebk-i Hindî şairi Şevket-i Buhârî İran’da anadili Farsça olan edipler tarafından neredeyse hiç okunmamış ve tanınmamış iken on sekizinci asırdan itibaren Osmanlı şairleri arasında büyük bir şöhret kazanmış, şiirlerine şerhler yazılmış ve örnek alınmıştır. Sırf bu örnekten bile eski şairlerimizin Farsçaya ve Fars edebiyatına ne kadar vakıf olduğunu anlamak mümkündür. Bunun için Fars şiirini oldukça derin bir şekilde bilen bu şairlere tesir eden bütün İranlı şairlerin isimlerini liste halinde vermek mümkün değildir. İlaveten asırlara göre de klasik şiirimizin şairlerine tesir eden İranlı şairlerde değişiklikler yaşanmıştır. Mesela on yedinci asra kadar Selmân, Emîr Hüsrev, Enverî, Hâkânî ve bilhassa Hâfız gibi klasik devir şairleri müessir iken on yedinci asırdan itibaren Nâbî’ye

 

Sana Nâbî reşk eder ise n’ola yârân-ı Rûm

Şi’rimiz tarz-ı Acem’dir Muhteşem vâdîsidir

 

dedirtecek kadar rağbete mazhar olan Muhteşem-i Kâşânî ve Örfî-i Şîrâzî, Tâlib-i Âmulî, Kelîm-i Kâşânî, Sâib-i Tebrîzî ve Şevket-i Buhârî gibi Sebk-i Hindî şairleri tesir etmeye başlamışlardır. Ancak asırlar içerisinde isimler değişse bile İran edebiyatı her zaman klasik şairler önünde örnek olmaya devam etmiştir.

 

  İşte bu sebeple İran edebiyatının bilinmesi ve anlaşılması, Türk edebiyatının anlaşılması bakımından oldukça mühimdir. Mesela Türk edebiyatında Sebk-i Hindî’nin en büyük şairi olarak bilinen Şeyh Gâlib’in anlaşılması için bütün Sebk-i Hindî tarzında eser veren İran şairleri ve bilhassa Şeyh Gâlib’in hayranı olduğu Şevket-i Buhârî’nin bilinmesi lazımdır. Keza Sâib-i Tebrîzî ve onun eşyaya bakarak dersler çıkarmaktan ibaret olan hikmetli üslubu bilinmeden Nâbî ve

 

Eğerçi puhte gerekdir hayâl-i tab’-i selîm

Hased ki Râgıb’a hep fikri Sâ’ibâne düşer

 

diyen Koca Ragıp Paşa’yı anlamak mümkün değildir. Ayrıca bilhassa belirtmek gerekir ki İran edebiyatının tesiri sadece divan edebiyatı şairlerine münhasır olmayıp Tanzimat edebiyatı başta olmak üzere Garp medeniyeti tesirinde teessüs etmeye başlayan Türk edebiyatının birçok şairi üzerinde de devamlı tesirleri mevcuttur.[4] Mesela Ziyâ Paşa

 

Ammâ okudukda Gülsitânı

Derk etmeğe başladım lisânı

Bir nükte-ver-i sütûde-etvâr

Hâfız’dan okutdu hayli mikdâr

 

Ol sözlere meşrebim kapıldı

Gûyâ kapalı gözüm açıldı

 

Oldu bana hâce-i dil ü cân

Âsâr-ı sühan-verân-ı Îrân

 

demek suretiyle İran edebiyatının kendisi üzerindeki tesirini açık bir şekilde ifade etmiştir. Keza modern Türk şiirinin kurucularından olan Abdülhak Hâmid de çocukluğunda babasının Tahran’da sefir olması sebebiyle İran edebiyatı ile tanışmış olup eserlerinde Sa’dî, Hâfız, Şevket gibi İranlı şâirlerin tesirleri mevcuttur.[5] Bu sebeple İran edebiyatını bilmek, Türk şiirinin takriben 1000 yıllık macerasını anlamak bakımından hayatî ehemmiyeti haizdir.

 

*

 

  Evet, bu küçük makale ile elimden geldiği ölçüde İran edebiyatını ve klasik Türk şiiri üzerindeki tesirlerini hülasa bir şekilde anlatmaya çalıştım. Elbette oldukça çetin ve mufassal olan bu mevzu müstakil eserler ile tetkik edilmeye layık bir mevzudur. Ancak hiç şüphe yok ki uzun mesailere ve derin bir malumata muhtaç olan bu mevzu benim ilmi seviyemin fersahlarca ötesindedir. Ben sadece bu hülasa mahiyetindeki makale ile İran edebiyatından ve onun klasik Türk şiiri ile olan münasebetinden kısaca bahsederek ileride İranlı şairler hakkında neşredeceğim yazılara bir giriş yapmak istedim. Mevzuu asıl ihtisas sahibi kimselere bırakarak eğer okuyanların zihninde İran ve klasik Türk şiiri hakkında umumi bir çerçeve çizmeye muvaffak oldu isem kendimi bahtiyar addedeceğim.


[1] Edebiyat Araştırmaları 1, Mehmet Fuad Köprülü, Alfa Yayınları, Ocak 2018, s.398, 399

[2] Her ne kadar gerek bu makalenin başlığında gerekse makale içerisinde İran edebiyatı tabirine yer verilmişse de bunun yerine Fars edebiyatı demek hiç şüphesiz daha doğru olacaktır. Zira bu edebiyat sadece İran’da değil, Anadolu toprakları, Orta Asya ve Hindistan olmak üzere İran haricinde birçok ülkede gelişme fırsatı bulmuştur. Nitekim bugün İran’da İran edebiyatı yerine daha çok edebiyat-ı Fârsî, daha milliyetçi kimseler tarafından ise edebiyât-ı Pârsî tabiri kullanılmakta olup her sene 27 Şehriver günü (18 Eylül) günü kutlanan Fars Dili ve Edebiyatı Günü, Rûz-ı Şi’r u Edeb-i Fârsî olarak isimlendirilmektedir.

[3] Dr. Zebîhullah-i Safâ, İran Edebiyatı Tarihi, Nüsha Yayınları, Temmuz 2002, s.75, 76 (Çeviren: Hasan Almaz)

[4] Zebân ve Edeb-i Fârsî Der-Kalem-rov-i Osmânî, Doktor Muhammed Emîn-i Riyâhî, İntişârât-ı Ittılâ’ât, Tehrân 1390, s.247

[5] Fuzûlî, Süleyman Nazif, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul Kasım 2014, s.15

99 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page