top of page

İşte Konak İşte Tımarhane

Üvey babamız Ay’dan döndüğü gün hayatımız bir daha değişmemek üzere değişecekti.


Ay'a ilk insanı Amerika gönderince bizimkiler de gaza gelmişti. Bizimkiler dediysem evdekiler değil ülkemizden bahsediyorum. Sorsan her evde aygaz tüp kullanıyor ama gaza gelme konusunda geri kalan ulusların tümünden önce bitiş bayrağını göğüslüyoruz. İşte o gazın rayihasına kapılan devletimiz bizim elden neyimiz eksik demiş, Ay’a ilk insan ayağı değdikten yaklaşık iki hafta kadar sonra kurulan Türkiye Uzay Birliği hiç vakit kaybetmeden çalışmalara başlamıştı. Uzay üssüymüş, mekikmiş bunlar milletimizin haber açlığını doyurmamıştı elbet. Asıl merak konusu uzaya kimin gideceğiydi. Tamam, Türkiye uzaya gidecek, atmosferi delecek, arza dokunacak hatta Ay’a bir de ben ayak basayım diyecek ama o ayak kimin ayağı olacaktı? Gazetelerin manşetleri uzun süre bu soruya çengel takan işaretlerle şekillenmiş, o zamanlar kadın erkek eşitliği, cinsiyet sömürüsü, gendershaming muhabbetleri dönmediği için ülkeye erkek gibi erkek biri gerekmişti. Sonunda bu kutsal görev için seçilen kişi dokuz senedir bitkisel hayattaki babamızın yerini dolduran pek kıymetli üvey babamız Halit Gözüyüksek’ti.


Tarih 1969. Temmuz akşamı. Yaz olmasına rağmen şimşekler çakıyor. Tepemizde dolaşan sinirli bulutlar, aya ayak basan adamı çıplak gözle seyretmemizi engelliyor. Henüz Barış Özcan yok piyasada. Haliyle gözümüz kulağımız radyoda. Neil Armstrong indi inecek. Beş dakikası var, hemen getiriyorum çayı diye bağırıyor annem mutfaktan. Yazık, ne yapsın kadın. Çok ağladı, çok dua etti babam uyansın diye. Aylarca bekledi başında ama nafile. Evde üç çocuk. Ablam, abim, bir de ben. En büyüğümüz dokuzunda o zamanlar. Kocasız yapamam, ayakta duramam değildi derdi ama işte komşu baskısı, akraba zorlaması derken kendini nikâh masasında buldu yeniden. Biz de tabi o masanın etrafına dizildik. Yeni babamız bizi üzer mi, kızdığında döver mi, sustuğunda küser mi gibi sorular bir ayda uçup gitmişti. Fakat bu Halit Bey’in bir kusuru vardı. Daha evine taşındığımız gün anlaşılmıştı beyefendinin arz takıntısı. Ev dediğimi de iki artı bir apartman dairesi zannetmeyin. Halit Bey, herkes tarafından parmakla gösterilen muazzam bir konakta yaşıyordu. Biz de uykudaki babamızı geride bırakıp yeni bir hayata adım atmış, konağın içinde Narnia'ya açılan dolabı arar olmuştuk. Konakta fantastik dünyaya açılan bir kapı yoktu ama yıldızları incelemek için pencerelerin önüne dikilen onlarca göz vardı. Özellikle cumartesi geceleri konak bir toplanma merkezi olarak kullanılıyordu. Tıpkı Halit Bey gibi şık kıyafetleriyle etrafta dolaşan ve ola ki hapşırdıklarında bile saygınlıklarından zerre ödün vermeyen beyefendiler ile hanımefendiler gecenin ilerleyen saatlerine kadar yıldızları gözler, o zamanlar aklımın ermeyeceği şeyler üzerine laklak ederlerdi. Hatta edilen muhabbetlere kulağımın misafir olduğu gecelerden birinde Halit Bey’in gökteki yıldızların aslında yıllar yıllar evvel yok olmuş olabilecekleri fakat görüntülerinin gökte uzun süre daha asılı durabilecekleri üzerine bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Anlayacağınız cici babamız uzayla kafayı bozmuştu. Annemle de aslında aşk arayışında olduğu için değil evi çekip çevirecek, kendisi yıldızlardaki hayatları dikizlerken önüne bir tas çorba koyacak bir kadın arayışında olduğu için evlenmişti. Sonrası malum... Neil Armstrong Ay’a ayak basan ilk insan olmuş, Jules Verne haklı çıkmış, yağmur dinmişti. Hayat olağan akışında devam edecekken beklenmedik bir telefon gelmişti. Göklerden gelen bir karar vardı, onu bildireceklerdi.


“Alo buyrun.” “Çocuğum, Halit Gözüyüksek orada mı?” “Burda!” “Telefona verir misin?” “Halit Bey amcaaaa! Telefon size.” “Alo! Cevdet mi? Hangi Cevdet? Sayın cumhurbaşkanım kusuruma bakmayın lütfen. Sesinizi çıkartamadım.” Allaaaah diye koşturup koca konakta abimle ablamı aranıyorum fakat ortalık pek sakin. Abim belli ki yine hamamda ergenliğini renklendiriyor. Ablam da arka mahalledeki yavuklusunun yazdığı mektubu hatim ediyor olmalı ama insan ömründe bir defa cumburbaşkanıyla konuşuyor canım, birine söylemezsem çatlayacağım. Son bir hevesle mutfağa koşuyorum bu sefer de ikinci kocasından ayrılmak zorunda kalan annemin hüznünde boğuluyorum. Emir büyük yerden geldi der gibi bakıyor Halit amca. İçimde yanan haberci telaşı sönüyor çünkü baba diye bildiğim ikinci adam da gidiyor. Allahım bu dünyaya beni itinayla terk edileyim diye mi gönderdin? Sınavım mı bu benim? Bilsem çalışıp gelirdim. En azından her terk edeni baba bilmezdim. Yalnız çok baba insanlarsınız ikiniz de. Verin elinizi öpeyim. Ne zaman ki baba biliyorum sizi, ne zaman ki tanımaya başlıyorum bırakıp gidiyorsunuz beni. Ben de ne çekilmez bir insan evladıysam demek, bir babayı bitkisel hayata kaçırdım öbürünü uzay boşluğuna. Allahım bu babasızlık özleminden sana sığınırım.


Bir sonraki sene, yine bir yaz akşamı bizim pederin Ay’a ayak basmasını bekliyoruz. Bu sefer hava açık. Önce cumhurbaşkanının sesi duyuluyor radyodan. O günkü gibi gür ve heyecanlı. “Biz dünyaya kök söktürmeye and içmiş bir milletiz. Biz geri kalmışların, cühelaların, kokuşmuş fikirlerin memleketi olmayacağız. Bugün bir ayağımız yeryüzündeyse bir ayağımız da tozlu Ay yüzeyinin üzerindedir. Hiçbir ulus, hiçbir devlet yapabileceklerimizi küçümsememelidir. Düsturumuz bugün itibariyle gerçekleşmek üzeredir. Hepimizin bildiğini dünyaya hatta henüz tanışma fırsatı bulamadığımız varlıklara duyurma vaktidir. İstikbal göklerdedir!” O an otuz beş milyon insan radyo başında coşkulu gözyaşları döküyorduk. Az sonra Ay’a inecek ilk Türk, cici babamız Halit Gözüyüksek olacak ve sadece dünya tarihi için değil bizim için de çok şey değişecekti çünkü Ay’a ikinci defa ayak basılmasından saniyeler önce kapı çalınacaktı. Babamız on yıllık bitkisel yaşam görevini doldurup geri dönmüştü.


Bitkisel hayat, Fikri Kâmil’i çok değiştirmişti. Ağzına Allah’ı almayan adam her adımını tesbihata uydurur, doksan dokuz adımda varabileceği camileri arar olmuştu. Söylediğine göre ermişti de. Değil on yıl on milyon yıldır on milyon âlem gezmiş, bedeni hastanede yatarken ruhu bilmediği gezegenlerde dolaşıp Allah adına çağrılarda bulunmuş, şimdi ayıp olmasın ama birazcık da kafayı bulmuştu. Bu kafayla konağın yolunu nasıl bulmuştu bilemiyorum fakat konağı da pek kullanışlı bulmuştu. İlk iş olarak üvey babamızın uzay zamazingolarını kaldırtmıştı her bir pencerenin önünden. Uykuda kendisine söylendiğine göre öte âlemler gizli kalmalıydı. Allah bütün bunların bilinmesini istese gözlerimize perde indirmez, her şeyi apaçık gösterirdi. Bunları sadece bize değil tabi konağa topladığı müritlerine de anlatıyordu. Her perşembe gecesi yatsının ardından camiden konağa kadar kimi görse koluna girer. Herkesi bir güzel ikrama boğardı. Seyirci onun için her şeydi. Seyircisini mutlu edemezse alacağı cüzi miktardaki hediyelerin kesileceğine inanırdı. Herkes bir güzel yiyip içtikten sonra başköşeye geçer, en ön sıralara erkekleri, biraz daha arkalara kadınları, en arkalara da çocukları oturtup şovuna başlardı:


“Efendim, hepiniz hoş geldiniz şeref verdiniz. Ayaklarınız dert, gözleriniz yaş görmesin. Sıkıntılar sizden uzak, karanlıklar bizden ırak dursun. Hele ki benim düştüğüm zifiri çukurlardan birine aman ha düşmeyiverin. Maazallah benim kadar Allah sevgisi kazanmış bir kul değilseniz kemikten kafaların cirit attığı mezarlıklarda karşılaştığım ölü bedenleri giyinmiş diriler karşısında diliniz tutulur ayağınız burkulur ruhunuz da kaybolursa hiçbir güç sizi çekip getiremez bizim güvenli topraklarımıza. Hazır söz buraya gelmişken size uykumun beşinci senesinde düştüğüm bir çukurdan çıkıp da karşılaştığım ölümsüz halktan bahsedeyim. Oralara nasıl gittin, o çukurlara nasıl düştün diye sorarsanız takdir elbet Allah’tandır fakat hangimiz hiçliğin ortasında bir çukur görüp de dibinde ne var diye meraklanmayız. İşte ben de o çukurun başında durmuş dibini görmeye çalışıyordum. Aşağısı zifiri karanlık. Merakım Yusuf peygamberin kardeşleri gibi beni aşağı itekliyor. Sonra bir bakıyorum ayaklarım yerden kesilmiş. Sanki milyonlarca yıldır çukurdan aşağı süzülüyorum. Karanlıkta yutuluyorum, dipsizlikte boğuluyorum. Sonra yine bir bakıyorum işte dipteyim. Ulaşmışım aşağı. Her bir yanım kemik. Kaval kemikleri, kafa kemikleri, kaburgalar, leğenler, parmaklar, eklemler, kemirilmiş tırnaklar ve hâlâ inci gibi dişler. Kemiklerden dağlar tepeler. Aşıyorum bütün kemikleri. Karşımda bilmediğim bir dünya. Tanımadığım bir insanlık. Oradakiler kendilerine Gelişkin diyorlar. Hatta bizi yani dünyamızı da tanıyorlar. Müsait bir akşam uğrayıp bizi de geliştireceklerinden bahsediyorlar. 2050 yılına kadar gelişmemiş herkesin yok olacağını söylüyorlar. Allah korusun tabii, safsata hepsi. Bunlar Allah yolundan sapmışların uydurmaları. Bunlar hâşâ Allah’a karşı gelmiş, onu yok saymış hatta işi daha ileri götürüp kendilerini yeryüzünde yürüyen ilahlar saymışlar. Bunu yapmalarının nedeni de ölümsüz olmak istemeleri. Yeryüzünden ayrılacak olmak onlara saçma geliyormuş. Her nefsin ölümü tadacak olması fikri onları çileden çıkartıyormuş. Yaşadıkları hayat daha uzun olsun diye de üstlerine daha önce ölmüş insanların bedenlerini giyiyor, kendi bedenleri üzerine bir başka bedenin derisini sanki kıyafetmiş gibi geçirip dikiyorlarmış. Ayrıca ölünün derisini giymek göçüp gitmiş ölüyü de mutlu edermiş, onu yeniden hayatta hissettirirmiş. Görüyorsunuz değil mi? Ne kadar ahmak, avanak, gelişmişlik altında yaşanan çürümüş halklar var koca âlemde. Yatın kalkın şükredin. O galaksilerden birinde de olabilirdik. Hâlbuki Allah nimetleriyle doyurduğu güzelim galaksimizde en güzel şekilde hayatlar nasip etmiş bizlere. Burada yaşayıp, çoğalmak yerine gözümüzü fezaya çeviriyor, kendimize orada olmayan mükemmel hayatlar devşiriyoruz. Vallahi cehennem ateşi bizi çağırıyor. Duyuyor musunuz, zebaniler adımızı zikrederek uluyor. İfritler etlerimizi kemiklerimizden cımbızla çekiştirmek için sabırsızlanıyor. Peki, ilk kimler yanacak biliyor musunuz: Şu gökteki Ay’a ayak basmaya gidip de kaybolan Halit hergelesi gibi aklı fikri sapkınlıkta olanlar yanacak. Sakın ha, kendinize bu dünyadan başka dünya, bir başka hayat arayışına girmeyin. Yoksa siz de onlar gibi bilinmeyen yerlerde kaybolur gidersiniz. O’na ne kadar şükretsek az. Allah bizi terk edilip, çürümüş galaksilerden biri olmaktan sakınsın. Amin!


Her perşembe gecesi aynı ritüel. Önce yedir içir, sonra güzel bir hikâyeyle milletin ruhu doyur. Arada bir yerde Ay’a ayak basmak üzereyken kaybolan cici babamızdan bahset ki devletin bile adını ağzına almaktan çekindiği adamın yaptıkları iyice ayıplansın. Onun nerede olabileceğini kimse merak bile etmiyordu artık. Halit Gözüyüksek, Ay’a ayak basacağı esnada radyo yayını kesilmişti. Yayın başladığında ne Halit Bey’den bahseden vardı ne de uydudan. Hükümet apar topar istifaya zorlanmış, Türkiye Uzay Birliği de yabancı bir işletmeye satılmıştı. Halit Gözüyüksek, adını tarihe uzayda kaybolan adam olarak yazdırmıştı. Biz de kimselere duyurup tarihin seyrini yeniden değiştirmek istemedik ama bizim ailenin başka galaksilere yaptığı fiziksel ya da ruhsal yolculuklar elinde sonunda tamamlanıyordu ve günü gelince üvey babamız Halit Gözüyüksek de evine dönmüştü. Hem de bedenine diktirdiği ölü bir deriyle.


Sonrasında çok uzun yıllar daha bu konakta yaşamaya devam ettik. İki babamız, sımsıcak bir konağımız vardı. Mutlu bir aileydik ve galaksiye dair anlatacaklarımızı merak edenler vardı. Babam verdiği son nefeste bile üvey babama olan nefretini kusmuş olsa da üvey babam, onun anlattıklarına çok değer veriyor ve hikâyelerinin anlatılmaya devam etmesini istiyordu. Çünkü her fırsatta yukarıda yaşadıklarımı sadece Fikri Bey’in hikâyeleri doğruluyor diyordu ve hikâyelerin neredeyse hepsini biliyor olmamdan da pek memnundu. Hatta söylediğine göre ölü babamın derisi bana çok yakışacaktı.

34 görüntüleme0 yorum
bottom of page