top of page

Leyla Hanım Efsanesi

Yazmanın metnin kendi dinamiklerine göre yazarı yönetmesi gibi tıpkı okuma eylemi de meraklı okuru oradan oraya savuran ve muhtevasıyla yönlendiren müphem, keşfe açık ve heyecan verici bir eylemdir. Okurun okumaya başladığı yer ile bu eylemi sonlandırdığı yerin aynı olması ruhsal olarak mümkün olmadığı gibi fiziksel olarak da mümkün olmayabilir. Dipnotları ve atıfları takip ederken bunların ardındaki serüvene kapılıp eserden esere seyrederken bulabilir okur kendini. Meraklı bir okur için bu çoğunlukla kaynağa götüren ve ufuk açan bir eylemken, dikkat dağıtan ve yola çıktığı noktadan hayli uzaklaştıran hatta bu noktayı unutturan bir hâl de alabilir.


Benim başıma da tam olarak bu hâl geldiğinde keşfettiğim hikâyenin kırıntıları arasında nereden yola çıktığımı unutmuş bir hâlde buldum kendimi. Sonrasında bir sebepten ötürü Leylâ Hanım divanını incelemeye başladığımı hatırlıyorum sadece. Divan içinde kaybolmuş, şairenin Türkçesi karşısında mest olmuştum. Neden sonra kendime geldiğimde divanda bazı kelimeleri taramak geldi aklıma. Bu her divanda yaptığım bir arşiv çalışmasıydı. “Dev, ifrit, sihr, efsun, cin, niranciye… vs.” fantastik olarak ele alacağımız pek çok kavramı bu şekilde divanlardan tarar daha sonra kullanmak üzere arşivlerdim ki efsun kelimesini taramaya başladım.


Bu alanda çalışanlar bilirler, çeviri yazıyı dijital ortamda taramak oldukça sıkıntılıdır. Tüm sonuçlar önünüze düşmez. Bu sebeple oldukça çeviri yazı karakterleri içermeyecek şekilde parçalarla dijital tarama yapmayı tercih ederim. “Efsûn” kelimesini de dördüncü harfi sebebiyle “efs” olarak taratma ihtiyacı hissettim ve Leylâ Hanım divanında “efsâne” kelimesine rast geldim. Bu kelimenin Türkçeyi bu denli kuvvetli kullanan şairenin elinde nasıl işlenmiş olabileceği hemen ilgimi çekti ve karşılaştığım beş dağınık beyitte Leylâ Hanım’ın kendi hikâyesini farkında olmadan anlattığını gördüm.


Şairenin divanında sıralanmış, farklı gazel ve şarkılarda geçen ve ‘efsâne’ kelimesi etrafında dolanan bu hikâye bilinçdışı bir şekilde alfabetik olarak sıralanmış ve bu sırayla okunduğunda bir anlam ihtiva eden ilginç bir birliktelik oluşturmuştu.


Ömrünü bürokrat bir ailede ve yüksek Osmanlı sosyetesi arasında geçirmiş bu kadının anlatmaya çalıştığı kendine ait bir hikayesi vardı ve adeta sesini maksuduna hiçbir zaman duyuramıyordu. Genç yaşta iken evlendiği adamla bir rivayete göre bir hafta sonra diğer bir rivayete göre nikah gecesi boşanmış hassas ruhlu ve ince yaratılışlı bu kadın beyitlerin arasında kısık bir sesle efsanesini anlatmaya çalışıyordu.


Tamamen şahsi hüsnüzannım ve yakıştırmamla açıklamaya çalışacağım beş adet şiir parçası ile Leylâ Hanım’ın efsanesini size aktarmaya azmedeceğim. Sondan başlayıp bir hatem tamamlamak gerekirse Leylâ Hanım’ın yedinci şarkısının son dörtlüğü yolumuzun miftahı olmaya muktedir bir başlangıç sunuyor.


Rahm eyle ey ‘âlî-cenâb

Leylâdan itme ictinâb

Vir ana bir şâfî cevâb

Şerh eylesin efsâneyi


“Ey yüce yaratılışlı (kimse) Leylâ’dan kaçma, ona yeterli bir cevap ver; sana efsaneyi açıklasın.”


Burada tıpkı bir hikâye anlatıcısı üslubuyla yapılan giriş çarpıyor gözümüze. Dinleyicilerine “Hikayemi dinlemek istiyor musunuz?” diye soran bir meddahın menfî cevap bekleyen tavrını görüyoruz. Kendisinden kaçılmasını istemiyor artık. Hikâyesini anlatmaya hevesli ancak dinleyici bulamıyor. Zira kendisinden kaçmayan ve ona kulak veren birini bulursa efsanesini şerh edecek. Bu da en başa götürüyor bizi. Nedir Leylâ Hanım efsanesi?


22. gazelin dördüncü beyitine dönünce efsane ile ilgili ilk ipucunu almaya başlıyoruz.


Gûş itmedin efsâne-i ‘aşkım benim aslâ

Bir kerrecik ey rûh-ı revân eylemedin yâd


“Ey salınarak yürüyen güzel sevgili benim aşkımın efsanesine asla kulak vermedin, bir kere bile hatırlamadın.”


Divanda efsane kelimesinin telmih etrafında şekillenen bir redif olmadığı, anlam olarak kendini tamamladığı bu ilk beyitte Leylâ Hanım belki de genç bir şairenin aşk mutalsamına tutulduğu platonik bir serüvenden bahsediyor. Aşıklığından, aşkının efsane olduğundan dem vururken maksuduna bu durumun aklının ucuna dahi gelmemesinden dolayı sitem ediyor.


36. gazelin ikinci beyitinde;


Bilmiyorsun ne belâ çektiğimi râhında

Gûş iden ‘aşkımı efsâne sanır kim inanır


“(Sen) yolunda ne bela çektiğimi bilmiyorsun (ama) aşkımı duyanlar (onu) inanılacak bir efsane zannederler.”


Mısraları da bu anlamı tamamlıyor. Şairenin platonik hissiyatında ve bu yolda çektiği belalar nettir. Fakat maksudu bunu bilmemektedir. Maksut bunu bilmediği gibi bu aşkı duyanlar bir efsane zannedip inanırlar. Şairenin derdini anlatamamazlığı tam bu noktada başlar, adeta bireyin toplum içindeki yalnızlığını yaşar. Zira onun aşkını duyanlar bu aşkı eskilerin efsanesi zannederler. Belki de şaireye bu aşkı konduramazlar.


86. gazelin yedinci beyitinde;


Vaktidir dinle figânım bezme gel ey meh-rû

Bir uzun efsanedir Leylâ tükenmez sohbetim


“Ey ay yüzlü (sevgili) meclis(im)e gel feryadımı dinleme vaktidir, Leylâ’nın efsânesi uzundur, sohbeti bitmez tükenmez.”


Mısralarıyla şaire, maksuduna artık aşikare haykırmaktadır hislerini. Onun çağrısına kulak vermediği, çekingen fısıltılarını duymadığı için üzülmek yerine figan etmektedir. Onun aşkının efsanesi artık herkes tarafından kabul edilmiş, sabahlara kadar anlatılabilecek bir bin bir gece masalıdır.


Fakat 113. Gazelin dördüncü beyitinde şairenin duruşu değişir.


Âlem bilir esrârım yoktur benim ağyârım

Bilmez mi o dildârım efsâne benim şimdi


“Bana yabancı kimse yoktur, herkes sırlarımı bilir, o sevgili bilmez mi (ki) şimdi efsane olan benim.”

Mısralarıyla maksudu ile arasındaki mesafeyi kendi elleriyle açar. Bu durum artık aşktan vazgeçmekten ziyade ondan daha üstün bir meziyetin içinde kaybolduğu şeklinde yorumlanabilir. Artık şaire kendisini âşık olarak görmez, aşıklığın timsali olarak görür. İsmi ile müsemma olmaktan vazgeçer. Leylâ iken Mecnûn olmuştur. Tevekkeli değildir ki en başta da bahsettiğimiz şarkıda;


Rahm eyle ey ‘âlî-cenâb

Leylâdan itme ictinâb

Vir ana bir şâfî cevâb

Şerh eylesin efsâneyi


“Ey yüce yaratılışlı (kimse) Leylâ’dan kaçma, ona yeterli bir cevap ver; sana efsaneyi açıklasın.”


Mısralarıyla kendini efsanesinden soyutlamıştır. Bu efsaneyi kûy kûy, kapı kapı, meclis meclis anlatmak için dolanan bir rind-i şeydâya dönüşür. İşte Leylâ Hanım’ın efsanesi de tam olarak budur.

105 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page