top of page

Kuledeki Gece Bekçisi

Tarihin üç farklı dönemini; Osmanlı, krallık ve sosyalist idare devirlerinin izlerini bir arada barındıran alelade bir Balkan şehrinde, merkeze tepeden bakan “Zindan Kulla”da gece bekçisi olarak işe başvurmuştum. Kabul edileceğimi pek zannetmesem de güvenlikçi sertifikamın yanında tarih mezunu oluşum, İngilizcenin yanı sıra köyüm dolayısıyla üçüncü bir dile de aşina olmam sebebiyle diğer adaylara göre öne çıkmış olmalıydım. Hem maaş hem de gecenin uzun vakitlerinde şehrin sakin bir köşesinde bol bol dolaşıp kitaplarla daha çok vakit vaat ediyordu. Nitekim kabul edildiğimi öğrenip sabah erkenden yeni iş yerime gidip diğer görevlilerle tanışmam için çağrılmıştım.


Şehre tepeden bakan Zindan Kulla’ya daha önce bir iki kez lise yıllarımda gezi düzenlendiğinde gitmiştim ama öyle çok aşina olduğum söylenemezdi. Birçok yerde olduğu gibi; şehrin yerlilerinin sürekli göz önünde durmaktan dolayı artık görmemeye başladığı, turistlerin dolaşıp biraz para bırakması umulan alelade bir tarihî mekândı. Onca savaşa, kentsel dönüşüme direnebilmiş bazı ahşap ve taş binaları geride bırakıp iki tarafı da sık ağaçlıklı eski taş kaldırımlı yolu tırmanarak ulaştım Zindan Kulla’ya. O gün Pazar olduğu için ziyaret saatlerine kapalıydı. Yine de hayli erken bir saat olsa da sırf yosunlu, soğuk taş duvarların önünde fotoğraf çekilmek için gelen birkaç turist vardı etrafta. Bu şehrin yerlisi olarak Zindan Kulla’nın karanlık tarihçesine aşina olduğumdan turistlerin buraya böylesine süs muamelesi göstermeleri biraz tuhaf geliyordu. Zindan Kulla’yı kimse önemsemezdi çünkü hep göz önündeydi, onun kanlı geçmişinin kötü şöhretini herkes bilirdi. Kuşakları aşan, atalardan torunlara geçen hikâyeler vardı. Bunu bilmek için açıp tarih kitaplarını, makaleleri okumaya gerek duymazdınız, şehrin günlük muhabbetleri arasında, gecenin bir vakti insanlara ilginç konulardan bahsetmek, hatta biraz korkutmak istenildiğinde anlatılırlardı ve öğrenirdiniz. Yine de içeriye girmeden önce kapının hemen yanındaki tarihçe levhasına göz atarak bildiklerimin şöyle bir üzerinden geçmek istedim.


Zindan Kulla’nın tarihi epey eskiye uzanıyordu, Romalıların zamanında burada şehrin kalesi olduğu tahmin ediliyordu ama kalenin temelleri arasında Roma izleri kaybolup gitmişti. Osmanlıların gelişiyle büyüyen şehrin kalesi olan bu yer, suçluların ve sürgünlerin kapatıldığı bir yer olduğundan “Zindan Kulla” adını almıştı zira ta Osmanlı öncesi, Bizans sonrası küçük krallıklar zamanından kalma bir taş kulesi vardı. Yeniçerilerin daima şehri ve ormandaki hayduk çetelerini gözetlediği bu kule Osmanlı döneminde daha da yükseltilmiş, en üst katına kapatılanların daima rutubetten kemiklerinin sızlayacağı taş hücreler inşa edilmişti. Bağımsızlık isyanları sırasında köylüler ve haydukların, asilerin kesik başlarının, urganlarda sarkan cesetlerinin sergilendiği bu taş duvarlar, yeni ve milli krallıklar zamanında da aynı korkutucu şöhreti taşımayı, tıpkı Osmanlı zamanından kalma Zindan Kulla ismiyle birlikte sürdürmüşlerdi. Bu sefer kral muhalifleri ve anarşistleri yutuyordu Zindan Kulla. İkinci Dünya Savaşı yıllarında partizanları, savaşın akabinde Nazi işbirlikçilerini, sosyalist idare zamanında da rejim muhaliflerini yutmaya devam etmiş, adı hep Zindan Kulla olarak kalmıştı. Seksenli yıllara kadar cezaevi olarak bu karanlık vasfını devam ettirmiş, doksanların başında yeni idarenin sembolü ve eskinin geride bırakılışını temsilen kapatılmıştı. Dünyaya açılma dönemiyle birlikte turistlerin ilgisini çekecek yeni yapılar ve merkezlerin öne çıkmasıyla 2000’lerin başında müzeye dönüştürülmüştü. O tarihlerden beridir müzeydi. Ama turistlerin gelişi bile Osmanlı zamanından kalma bu ismi taşımasının önüne geçememişti. Aksine turistler Zindan Kulla için geliyorlardı. Türkiye’den gelenler ismin aşinalığının cazibesine kapılıyordu, turistleri ise daha çok korku turizmi boyutu çekiyordu. Zira Zindan Kulla ölüler kadar ölemeyenleri ile de anılan bir yerdi. Ürkütücü tarihi boyunca onca sorgu, işkence ve ibret amaçlı idam görmüş bu yerin hayaletleri de hayli meşhurdu. Geceleri manzarası güzel diye mezarlık tepelerinde bile içmekten çekinmeyen sarhoşlar, eğlence arayan gençler bu duvarlara asla yaklaşmazlardı. Zira hava karardıktan sonra halen zincir şakırtılarının, kamçı şaklamalarının, çığlık ve ağlama seslerinin, hatta ayak seslerinin çınladığı söylenirdi.


Zindan Kulla’nın avlusundaki tek katlı turistik bilgilendirme ofisine geldiğimde, müzenin müdürü, iki memur ve gündüz bekçisiyle burada tanıştım. Memurlardan biri bana binanın haritalarından birini verip peşine takarak tüm hücreleri de odaları dolaştırdı. Geçmişle şimdinin bir arada bulunduğu bu acayip yapının neden onca hayalet söylentisini beslediğine şaşmamalı. En dipteki zindanlarda ta Osmanlı zamanından kalma paslı zincirler, bukağılar, prangalar, krallık zamanında ve sosyalist dönemde takılmış parmaklılarla bir aradaydı. Osmanlılar bazı duvarların yapımında Roma’dan, Bizans’tan kalma sütunları, lahit parçalarını kullanmıştı, bizimkiler ise Osmanlı’dan kalma mezar taşlarını… Almanların geldiği dönem yapılmış sığınaklar, sosyalist idare zamanında nükleer sığınağa dönüştürülmüştü. Lambalar, eski ve yeni tesisat, hücrelerden bozma tuvaletler, onca kamera ve ışık aksamına rağmen insanı geçmişin bir döneminde bir mahkûm gibi hissettiren soğuk, isli, yosunlu duvarlar… Memur beni dolaştırırken buranın hayaletlerinin de tıpkı Zindan Kulla gibi belli isimleri, şahsiyetleri olduğunu söyledi. Mesela alt hücrelerde görünen yeniçeri kılıklı hayalete “Dolaşan Türk” adını vermişlerdi. Arada sırada bekçilere yahut geç vakitte rastladığı başka kimselere görünüp kesik başını gövdesinden ayırıp yukarıda tutarak korkuttuğu anlatılıyordu. Kuzey duvarlarının üzerinde eski bir halk şarkısını mırıldanarak dolaşan hayduk kılıklı hayalete “Meçhul Voyvoda” adını takmışlardı. Söylentilere gör her adımında kırık boynu sallanıyordu ve boynundan sarkan kopuk urgan ayan beyan görülüyordu. Kalenin üst katlarındaki odalardan birinde şakağındaki kan iziyle dolaşan Alman üniformalı bir subay görünüyordu, işgal zamanı partizanlarının eline geçmemek için intihar eden cezaevi görevlisi olduğu söyleniyordu. Kalenin avluya bakan ilk kattaki odalardan birinde beyazlar içinde bir kadın görünüyordu ki kimine göre hapsedilmiş bir partizan, kimine göre ise yetmişlerde kapatılan bir muhalifin hayaletiydi. Fotoğrafları yoktu hiçbirinin ancak öylesine tasvir edilmişlerdi ki sanki her an kanlı canlı karşınıza çıkabiliyorlardı. Meçhul zincir şakırtıları ve çığlıklar, dolaşan ayak sesleri ise bu dehşetler galerisinin tuzu biberiydi.


Tüm katları ve odaları, hücreleri, koğuşları hatta eskiden yakıt kazanı bulunan daireleri gezmiştim memurla birlikte. Buralarla ilgili bile acayip söylentiler mevcuttu. Önce Almanların, sonra da Rusya’dan gelen bazı bilim adamlarının bazı deneyleri burada yaptığı, ancak tüm kanıtların yok edildiği şehir efsanesi mahiyetinde anlatılıyordu. Beni gezdiren memura bakılırsa vaktiyle burada görev yapmaktan kafayı sıyırıp sıvı dolu kavanozlarda fareler, sıçanlar toplayan bir cezaevi müdürünün bölük pörçük hatırlanan şöhreti sebep olmuştu buna. Yine de bu kaleyle birlikte hatırlanan bir başka karanlık söylenceydi ve binlerce sorgulamaya tanıklık etmiş bu duvarlara yapışıp kalmıştı.


Geriye görmediğim tek yer kalmıştı, meşhur Kule. Ancak buranın sadece giriş kısmını ve ahşap kirişlerle birlikte demirden gıcırdayan merdivenlerin yukarıdaki sonsuz görünen karanlığa uzandığı ilk katını görebildim. Metrelerce dönüp duran merdivenlerin yorgunluğuna değecek bir manzarası olsa da burada meçhul bir hayaletin dolaşıp durması sebebiyle hiçbir bekçinin geceleri yaklaşmadığını anlattı memur. En üst katta sinirli adımlarla dolaşıyordu ve hiç gören yoktu ancak en korkulan hayalet olduğunu söyledi. Eski dönemlerde bile bu kulede geceleri kimsenin nöbet tutamaması sebebiyle Zindan Kulla’nın adının yaşamasında bu hayaletin de pay sahibi olduğunu belirtti oradan ayrılırken. En son tekrar ofise dönüp üniformamı, lambamı ve silahımı teslim alıp eve geçtim.


Zindan Kulla’da ilk mesaim o gün akşam vakti başlayacaktı. Öğleden sonra üçe kadar uyudum. Gece nöbeti sırasında okuyacağım romanı seçip YouTube’da birkaç video izledikten sonra hazırlandım. Üniformamı giyip bir pizzacıda akşam yemeğimi yiyerek henüz hava tam kararmamışken Zindan Kulla’ya ulaştım. Ofisteki memurlarla ayaküstü konuştuktan sonra tek tek açık ışık ve kapı kalıp kalmadığını kontrol için ilk saat devriyesine çıktım. Bu haliyle bile bana aşırı sessiz ve ürkütücü görünmüştü asırlık kale. Ancak hiçbir yer alt katından şöyle bir geçtiğim kule kadar rahatsız etmemişti. Ofise döndüğümde hava çoktan kararmıştı ve memurlar gitmişlerdi. Ana kapıyı, ta Osmanlıdan kalma o paslı ancak sağlam demir kapıların üzerine eklenmiş modern kilitleri kontrol ettikten sonra ofise geçip pencere kenarındaki masama oturarak ışığı açtım. Koridordaki makinadan kahvemi alarak romanımı okumaya başladım. Eğlenceli olsun diye aldığım korku romanı, terk edilmiş bir kale hakkındaydı ve pencereden karanlığa gömülen avluyu, hüzün çağrıştıran duvarları, gözüme çarpıp duran uğursuz kuleyi seyrettikçe içim daralıyordu. İlk nöbet gecemin stresi altında olduğumun farkındaydım ancak kaynağı belirsiz korkularla boğuşmamı bir türlü engelleyemiyordum.


Bir süre sonra kaynağı belirsiz korkum gözlerimin önünde vücut buldu. Kulenin en üst katındaki hücrelerden birinin ışığı yanıyordu. Avludan geçerken kapalı olduğuna emindim. Açık mı kalmıştı yoksa beni uyardıkları üzere maceracı bir turist içeride gizlenip kuleye mı çıkmıştı? Beni en sıkı şekilde tembihledikleri konu buydu. Bazı Avrupalı turistler özellikle YouTube yayıncıları heyecanlı videolar çekmek için içeride saklanabiliyorlardı. Bu nedenle yukarıyı kontrol etmek zorundaydım. El fenerimi alıp kuleye girdiğim zaman yukarı katlardaki hücrelerden gelen öfke dolu adım seslerini duyunca aklımdan bin türlü şey geldi geçti. Anlatılan tüm hayaletler sanki yukarıda beni bekliyorlardı. Demir merdivenlerin gıcırtıları mıydı duyduğum yoksa ölülerin çığlıkları mı?


En üst kata vardığımda diğer hücrelerin ışığını sönük buldum, sadece bir tanesi, en uçtaki odanın ışığı yanıyordu. Odaya girip baktığımda… Sonra… Sonrası… Son… Kemerimin boğazımda ne işi vardı? Oraya ne zaman çıktım? Neden kendimi astım? Bilmiyorum. Arada sırada öfke dolu adımlarla dolaşıp merdivenleri sonsuza dek aradığım bu kulede kapana kısılmış hayaletimin çığlıklarını duyan var mı? Ben, Kuledeki gece bekçisiyim. Bu korkunç kalenin pençesinden çıkamamış sonsuza kadar lanetli ruhlarından biri…

350 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page