top of page

Şairin Üç Savaşı

İnsan, şiir yazan hayvandır.

Ben.

 

Yaklaşık on senedir şiir yazıyorum, en büyük tutkum bu olduğu için potansiyel olarak epey davetkar olan diğer akademik yolları reddederek Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü tercih ettim. Bunun iyi anlaşılmasını istediğim için bir başka deyişle sözlerimi tekrar ediyorum, bu yolu seçerken şiire duyduğum arzunun yanı sıra birtakım başka sebeplerle en büyük hayalimi arkada bıraktım, ekonomik ve sosyal olarak çok daha rahat bir gelecekten feragat ettim, bir seçim yaptım ve zerre kadar pişmanlık duymadım. Şimdi, anlaşılması için tekrar söylüyorum, hayatımda bu yazıyı okuyacak insanlar da dahil olmak üzere tanıdığım çoğu insanın yürümeye cesaret edemediği o zorlu yolda kendimi tanıyarak yürüdüm, bu sebeple konuşmaya, en azından bunu tüm açık yüreklilikle bir kere yapmaya, kusmaya ve susmaya hakkım var.

 

Bu söylediklerim iyice anlaşıldıysa asıl sözüme geçmeden önce şunu da söylemeliyim, bu yazıyı şiir yazmayan insanların anlaması oldukça zor olacak. Bu sebeple şairler, fark etmeseniz de her zaman olduğu gibi sözün çoğu size.

 

Ölüm.

 

Şiir en güçlü sanattır çünkü hiçbir sanat bu kadar güçsüz kalmasına rağmen var olmaya devam edemedi. Şiir sanatsal seçilimin istisnasıdır. Güçsüzlükten doğan bu gücü anlamak şairi anlamayı da mümkün kılabilir. Hemfikiriz ki şair elimizdeki gerçekliği değerlendirdiğimizde zaman ve mekân itibariyle ölü bir insanı diriltmeye çalışan kadim bir büyücüye benziyor. Şair, kendisine veya yazdıklarına ne kadar inandığı fark etmeksizin başaramadığı -ki başarıyı kim tanımlar- bir projeksiyonda anlaşılamayıp alay edilmekle, radikal ve garip bulunmakla hatta toplumdan dışlanmakla karşılaşması muhtemel bir insandır...

 

Benim tecrübelerim bu garip insanın, bu bedbaht şairin üç savaşı olduğunu öğretti. İşin kötü tarafı yüzlerce saat düşünmeme ve birçok yolu denememe rağmen bu savaşları kazanmanın tek yolu beyaz bayrağı çekmek gibi gözüküyor. Fakat burada ruhumu daima ısırıp parça parça eden bir soru var, şair o beyaz bayrağı çektiğinde büyücülüğü bir kenara bırakıp, diriltmeye çalıştığı insan gibi kefen giyip uzun uzun seyrettiği o cesede dönüşmüş olmaz mı? Bu soruların eşiğinde tıpkı diğer şairler gibi düşünüp duruyorum, zannım o ki ya kaybederek kazanacağım ya kazanarak kaybedeceğim.

 

Katil.

 

İlk savaş, toplumladır. İnsanlar kitlelere dönüştükçe aptallaşırlar çünkü değerlendirmeleri doğru araçlarla kişisel olarak yapamaz olurlar. Her sanatta olduğu gibi şiirin de en büyük hatası buradadır. Hususi sebebi ne olursa olsun şiir yayılmak ister fakat karşısında kişiselleşememiş çetin bir duvar vardır, buna sosyal etki diyeceğim.

 

İnsanlar, hayvandır. Doğal olarak her hayvan gibi bu sosyal etkinin girdabından çıkmak onlar için oldukça zordur. Sosyal etkinin konfor alanı yaşamak için oldukça elverişli bir sahadır, ki burada beni acınası bir gerçek karşılıyor, insanların ezici çoğunluğu bu sahanın elverişli bir saha olduğunu tahlil bile edemeden bu sahada kalıyorlar. Bu insanlar, boynundaki zinciri hareket etmediği için asla fark edemeyecek sürü hayvanları gibiler, onlara üzülüyorum, şiir okumadıkları için değil, okusalar da anlayamayacak oldukları için.

 

Bu sürünün içinden şair çıkmaz, şair olan zaten bu sürüye hiçbir zaman girmemiştir. Şair ne sürüyü koruyan köpektir ne de yükü taşıyan eşek, şair kemikleri sayılan zayıf bir kurttur. Ancak hayatın garip bir cilvesi olarak şair ve şiiri yayılmak istedikçe bu sürünün otorite olmasını kabul etmeye mecbur olur. Bir şair için en büyük şanssızlık bu mahkumiyettir. Çünkü yazdıkça ve okunmak istedikçe asla dahil olmaması gereken hiyerarşik kalıpların altında ezilmeye başlar.

 

Kalıpların altında ezilen şairi bu ilk savaşta üç çatallı bir yol ayrımı karşılar. Ya sanatından ziyade sosyal etkiye yatırım yapacaktır ki bunu yapan şairin şiiri asla kıymet görmez, onun kıymet gören tarafı sosyal gücüdür. Ya sosyal etkiye karşı mücadele etmeye başlar ki bunu yapan şairin şiiri asla kıymet görmez, onun kıymet gören bir tarafı yoktur. Yahut şiirini paylaşmamayı tercih eder ki bunu yapan şair doğmuş bir çocuğu ana rahmine geri yerleştirmeye çalışan bir cerrah gibidir, ya cerrah değildir ya delirmiştir.

 

Sözün özü, ben sanatın yalnız ciddi bir tenkit veya tahlil sonucunda kıymet görmesi gerektiğini düşünüyorum. Birisi yazdı veya ötekiler bunu iyi kabul etti diye bir eseri okumak, iyi kabul etmek, o esere meşruiyet kazandırmak benim için mümkün değil. Fakat insanlar bu kadar fikir sahibi olamıyorlar, içsel veya dışsal bir korkudan dolayı sürüye uyuyorlar.

 

Şairi tanımadığı yüzlerin bedduasıyla ölecek, bir.

 

İkinci savaş, okurladır. Şair yazmaya devam ettikçe sürüden ayırabildikleriyle uzun bir yolculuğa çıkar. Fakat yolculuk uzadıkça sürüden ayrılanların talepleri olması gibi bir gerçeği asla hesap etmemiştir. Epey şair kendisine yönelen bu talepleri duymuştur, en azından ben bu tür cümleleri pek çok kez duydum, <Aslında roman yazsan veya şöyle bir şiir yazsan okunur hatta ben de okurum>. Bu sözleri söyleyen kimseleri aşağılamak istemem, yine de bunu söylüyor olmam onlar için yeteri kadar aşağılayıcı olacaktır. Bu gibi cümleleri aşağılama sebebim doğru olmamaları değil, hadsiz olmaları. Fakat okurlar bunu anlayamazlar. Fakat bazen şair de anlamaz, o kimi zaman bu hadsizliği iyi niyetli bir değerlendirme olarak görecek kadar saftır.

 

Bilmezsiniz, sanat hayatın tersine işleyen bir süreçtir. Bir üretici hayatın olağan akışı içerisinde talebe göre arz yaratırken şair arz yaratır ve talep bekler. Bu hastalıklı bir bekleyiştir. Şair zaten şair olmakla sürüden ayrılmışken, sürüden en uzak olduğu bu anda okunma isteğiyle beraber sürüye dahil olma isteğini bir iç yangını gibi ateşlemektedir. Çünkü bir insan için kabul edilmek yok olmayacağını zannetmektir. Değil şair kim olsa bu illüzyona hapsolur, kaçamaz.

 

Sözün özü, ben bu savaşta hiç mağlup olmadım ama beyaz bayrağım hep tetikte gezdim. Çünkü insan bir kez anlaşılabileceğini düşünüp konuşmaya başladığında bu güveninin boşa çıktığını görmek istemiyor, karşısındakini akıllı görmek istiyor. Sanki meyvesiz bir ağaca tırmanır gibi eldekini kaybetmemek için kendisine daha büyük bir illüzyon yaratmaya çabalıyor ve her şeyi toz pembe görmeye başlıyor. Günün sonunda ya kendisine bir sürü yaratıyor yahut girmek istemediği sürünün daha minyatür bir haline dahil oluyor. Ben bunları da yapmam.

 

Şair okurunun elinde öldü, iki.

 

Üçüncü savaş, şairin kendisiyledir. Çünkü mermisi sürülmüş fakat nişangahı boş kalmış bir silah daima sahibine döner.

 

Şairi şiir öldürür, üç.

33 görüntüleme0 yorum

Comments


bottom of page